Nerde o eski izinler ?

Her bayram dilimize pelesenk ettiğimiz standart cümlelerin başında ‘nerde o eski bayramlar’ deyişinin geldiği herkesin malumudur. Söz konusu yurt dışında yaşayan insanlarımız olduğunda buna bir de ‘nerde o eski izinler’ cümlesinin eklendiğini farzetmek abartı olmayacaktır.
NERDEYSE BİR YIL İZİN PLANI YAPILIRDI, HER SOHBETİN KONUSU OLURDU
İlk nesiller Almanları tarif ederken ‘yılın ilk altı ayında yazın yapacakları tatilin, ikinci altı ayda da Noel’de ne yapacaklarının planını yapmakla vakit geçirirler’ derlerdi. Kaldı ki bu hal belli ölçüde bugün de geçerlidir. Yurtdışında yaşayan insanlarımızın izinleri söz konusu olduğunda da benzer bir durum söz konusudur; fakat bizim izinlerimizin hem şekil hem mahiyet olarak büyük değişimlere maruz kaldığı da bir hakikattir.
Birinci ve ikinci nesiller neredeyse bir yılın onbir ayını izin mevsiminin hazırlığı, planı, programı için harcarlardı. Ulaşım imkanlarının daha sınırlı ve zorluklarla dolu, izin imkanlarının daha ziyade sanayinin ihtiyaçlarına göre şekillendiğinden daha kısıtlı olduğu zamanlarda bu tabiiydi. O zamanlarla ilgili çok şey söylemek mümkün, ancak sadece birkaç noktaya değinerek konuyu dikkatlerinize sunmak istiyoruz.

O TARİHLERDE GURBETTEN HEDİYENİN KAÇINILMAZ OLDUĞU YILLARDI
O zamanlar izne gitmek ‘tatil yapmak’ değil ‘memlekete gitmek’ti. Memleket dendiğindeyse önünüzde sonsuz bir enginlik söz konusuydu. Yakın akrabalardan başlayarak nerdeyse tüm hemşehrileriniz, köyünüz, kasabanız, kentiniz ve hatta içinde tanıdıklarınızın yaşadığı büyük kentler doğrudan ilgi alanınız içinde olurdu. Bir kravatın, bir gömleğin, bir kemerin kıymetli ve rastladığınız herkese gurbetten bir hediye takdim etmenin kaçınılmaz olduğunuz o dönemlerde bavulların oldukça büyük, arabaların hacimli olması mecburiyeti vardı.
ÇAMURDA OLSA KÖYÜMÜZ ANLATILIRDI, BAŞIMIZI SOKACAK EV ALINIRDI
Küçüklere, kökleriyle bağlantıların diri tutulması anlamında dedeler, nineler, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler ve ne kadar akrabayı taallukat varsa tanıtılır, gurbette yalnız görünsekte aslında hiç de sahipsiz olmadığımız duygusu verilmeye çalışılırdı. Ne kadar çorak görünürse görünsün köyümüzün dünyanın en güzel köşesi, kentimizin geleceğin Paris’i olduğu düşüncesi işlenirdi. Kazanılan paralar eğer fırsatçılar tarafından dolandırılmamışsak, köyde birkaç dönüm daha tarla, kasabada bir dükkan veya kentte ‘döndüğümüzde’ başımızı sokacağımız bir daire almak için harcanır, bu işler aynı zamanda köyümüzün kentimizin ekonomik anlamda canlanması, zenginleşmesi için de bir vesile teşkil ederdi.

ÇOCUĞUMUZU HELAL SÜT EMMİŞ BİRİYLE BAŞ GÖZ ETME GİRİŞİMLERİ VARDI
Söz kesmeler, nişanlar, düğünler, sünnetler eski izinlerin en heyecanlı kısmını oluşturur; çocuğunu geleceği garanti altındaki bir gurbetçi çocuğuyla evlendirmek veya çocuğunu köyünden, akrabasından helal süt emmiş birisiyle başgöz etmek için gayret sarfedenler yoğun mesai harcarlardı. Binbir acının, hasretliğin, ezilmişliğin arasından kopup gelen ışık huzmeleri gibi hayata yansıyan bu tip gelişmeler nerdeyse tüm olumsuzlukları perdeler, geleceğe umutla sarılmaya vesile olurdu.
KİMSENİN AKLINA EGE GÜNEY SAHİLİ GELMEZDİ
İzin denince kimsenin aklına Güney veya Ege sahillerine gidip güneşlenmek veya sakin bir köşede kafa dinlemek gelmezdi. Türkiye’ye girerken sınırdaki Türk bayrağını görünce özlemle yaşaran gözler, ülkeyi terkederken aynı bayrağı kederle selamlar, çekilen binbir cefaya rağmen bir sonraki yılın izin mevsimini beklemeye başlardı.







